Doç. Dr. Kadir Özköse

Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat  Fakültesi

Hadis kitaplarında Hz. Peygamber’in bizzat kendisinin¸ günde yetmiş veya yüz defa tevbe ve istiğfar ile meşgul bulunduğunu gösteren” rivayetler bulunduğu gibi¸ önce fakir sahâbilere özel olarak¸ daha sonra diğer sahâbilere ve bütün ümmete öğretip benimsettiği tesbîhat vardır.”

Vird kelimesinin çoğulu olan evrâd; Allah’a yaklaşmak için belirli zamanlarda ve belli miktarda yapılan nafile ibadet¸ dua ve zikri ifade eden bir tasavvuf terimidir. Sözlükte “gelmek¸ çeşmeye varmak¸ suya gelen topluluk¸ akan su ve dere” gibi manalara gelmektedir. Türkçemizde “dilimin virdi”¸ “dilime vird edindim” gibi örf mecazları¸ Osmanlıcada “vird-i zabân etmek¸ edinmek” gibi sözler¸ vird kelimesinin daima okunan¸ okunması¸ söylenmesi gerekli¸ bir vazife sayılan sözler anlamından meydana gelmiştir.1

Kur’an ve Hadis Kaynaklarında Evrâd

Kur’an-ı Kerim’de günün değişik zamanlarında Allah’ı zikir ve tesbih emredilmekle beraber vird kelimesi bu anlamda kullanılmamıştır. Hz. Peygamber farklı zaman ve mekânlarda zikir ve dua ile meşgul olmuş ve bunu Müslümanlara tavsiye etmiştir. Bu da İslam’ın ilk asırlarında özellikle hadisçiler arasında “amelü’l-yevm ve’l-leyle” adı verilen bir kitap türünün meydana gelmesine sebep olmuştur. Hz. Peygamberin günlük dua ve zikirlerini ve bununla ilgili tavsiyelerini ihtiva eden bu eserler Hasan b. Ali el-Ma’merî (ö.295/908) ile başlamış¸ Nesâî¸ İbnü’s-Sünnî¸ Ebu Ömer Talemenkî¸ Ebu Nuaym el-Isfahanî¸ Münzirî¸ Cemaleddin Ahmed b. Musa b. Cafer ve Suyûtî ile devam etmiştir.2 Başta Buhârî ve Müslim olmak üzere belli başlı hadis kitapları da dua ve zikir konusuna birer bölüm ayırmışlardır. Ashab-ı kiramın okuduğu rivayet edilen dua ve tesbihler de ezkâr ve evrâd kitaplarının vazgeçilmez bölümlerini meydana getirmiştir.3

Hadis kitaplarında Hz. Peygamber’in bizzat kendisinin¸ günde yetmiş veya yüz defa tevbe ve istiğfar ile meşgul bulunduğunu gösteren” rivayetler bulunduğu gibi¸ önce fakir sahâbilere özel olarak¸ daha sonra diğer sahâbilere ve bütün ümmete öğretip benimsettiği tesbîhat vardır.

Tasavvufi Açıdan Evrâdın Anlamı

Tasavvufî hayatı benimseyen müridin ruhî hayatı tamamen şeyhinin kontrolü altındadır. Müridin anlattıklarından¸ hissettiklerinden ve gördüğü rüyalardan hareketle müridine değişik zikirler telkin eder. Müridin yaptığı zikre vird¸ okuduğu duaya hizb denir. Bir iş yaparken okunan Arapça¸ Farsça veya Türkçe dualara ise “tercüman” adı verilir. Her tarikat pîrine nispet edilen hizb ve dualar vardır. Şaziliyyenin pîri Ebu’l-Hasan Şazeli’nin hizbleri meşhur ve yaygındır.4

İlk Dönem Sûfîlerinin Evrâdı

Tasavvufi kaynaklarda yer alan bilgilerden anlaşıldığına göre ilk sûfîler vird kelimesiyle her gün okudukları belli ayetleri kastetmişlerdir. Ayrıca virdi Kur’an okumak¸5nafile namaz kılmak¸6belli dualar okumak¸7 tefekkür etmek ve ağlamak8 anlamında da kullanmışlardır. Tasavvufi hayatın sekiz edebini sıralayan Azizüddin Nesefî (ö.700/1300)¸ bunları belli vakitlerde yapılan evrâda riayet şeklinde sunmaktadır.9 Sûfîler ilâhî feyze mazhar olmayı belli dualara bağlamışlardır. Kişinin vird ve vazifesini fazlalaştırmasıyla Allah’ın o kişi üzerindeki ilahî lutfunun ziyadeleşeceğini ve o kişide manevî vecdin husule geleceğini beyan etmişlerdir.

“Allah’ın kuldan istediği şey”e vird¸ “kulun Allah’tan beklediği şey”e varid adı verilmiştir. Ebû Ali ed-Dekkâk (ö.405/1014)’ın; “Vâridât evrâda göre olur. Zâhirde virdi olmayanın sırrında ve bâtınında varidi bulunmaz.” 10 şeklindeki ifadesiyle evrâdı azalan sûfînin vâridât ve füyûzâtı da azalacaktır. Kulluk ve maneviyat yolunun belli şartlarına riayet etmemesi kendisini manevî sıkıntılara sokacaktır.11

Virde riayet varidin doğmasına yol açtığı gibi¸ varidi olmayanın virdinin de olmayacağı ifade edilmiştir. Yani Allah’ın feyzi ve lutfu olmadan kulun virdini gerçekleştiremeyeceği dile getirilmiştir. Bu minvalde Ebu Hasan Seyrevânî; “Sûfî¸ evrâdla değil¸ vâridâtla bulunan zâttır.” demiştir. Bir başka ifade ile zâhit virdi ile ârif vâridi ile meşguldur.12

Kendisini nafile ibadetlerle¸ belli vird ve zikirle meşgul olmamakla suçlayan yakın çevresine Husrî (ö.371/981); gençliğinden beri sürekli olarak kıldığı ve vird haline getirdiği bir takım nâfile ibadetlerinden bahsetmekte ve sözlerinin devamında bunlardan bir rekâtını terk etse İlâhî ihtara muhatap olacağını söylemektedir.

Nafile ibadet ve ezkara bu kadar itina gösteren Husrî¸ bir gerçeğin de altını çizmektedir. Farzların açıktan yapılması teşvik edilirken¸ nafilelerin belli gizlilik dahilinde yapılması ve riyadan uzak kılınmasıdır. Bir başka sözünde de Husrî; “Manevî hakikatlere ulaştığını iddia eden kişide bunun alâmetleri görülmezse¸ zâhir ve aşikâr bulunan şâhit ve deliller onu tekzip eder.”13 Kişiyi manevî hakikatlere ulaştıracak bu alâmetlerin altı husus olduğunu beyan eden İbrahim en-Nasrabâzî (ö.367/977) aynı zamanda bunları tasavvufun esasları kabul ederek şu şekilde sıralamaktadır:

1. Kitap ve sünnete dört elle sarılmak¸
2. Hevâ-heves ve bid’atlara tâbî olmamak¸
3. Şeyhlere hürmet etmeye büyük değer vermek¸
4. (Yaradan’dan ötürü) yaratılanı mazur görmek¸
5. Vird ve zikre devam etmek¸
6. Ruhsat ve te’villere göre hareket etmeyi terk etmek.14

Vird ve zikre devamı Nakşiliğin temel esası olarak gören Ya’kub Çerhi (ö.851/1447)’nin Kur’an’dan her gün belli cüzleri okuyarak haftada bir hatim yaptığı rivayet edilmektedir.15

Evrâdda Sayıya Riayet

Virdden maksat vakti bereketli kılmak ve zamanın zâyi edilmemesini sağlama meşgalesidir. Virdin aslı istiğifar sonra salavat¸ daha sonrada zikrullahtır. Amelin neticesi sayının sırrına bağlı olduğundan evrâd ve ezkarın belirlenen sayısına riayet etmek esastır. Zikredilecek esma-i hüsnanın tertibinde hangi sayıda olacağı mürebbi ve mürşide bırakılmıştır. Herkesin her türlü ismi dilediği kadar zikretmesi söz konusu değildir. Yoksa bazı tesirlerinin zuhuruyla dimağın bozulmasına ve tab’ın değişmesine sebep olur.16

Evrâdın Vakti

Evrâd okumanın en faziletli vakti gündüzün ilk vakitlerinden gün ortasına (dahve-i kübra) kadar olan vakittir. Çünkü bu vakitte tecelliler ve keşf hâlleri daha çok olur. Bu gerçeği ifade sadedinde Mevlânâ Dîvân-ı Kebîr’indeki bir gazelinde şöyle seslenir:
“Güzel yüzünün sabahına kavuşmak için bir ömürdür¸ ihtiyar dünya¸ her seher çağı evrâd okuyor.” 17

Benzeri sözleri ile tasavvuf erbabı;
“Geceleri pek az uyurlardı¸ seher vakitlerinde de istiğfar ederlerdi”18

“Gecenin bir kısmında uyanarak sana mahsus bir nafile olmak üzere namaz kıl. Böylece Rabbi’nin seni¸ övgüye değer bir makama göndereceğini umabilirsin”19 gibi âyetleri kendilerinin kişilik aynası olarak görmüşlerdir.
Bir diğer husuş sûfîler nazarında vaktin geçmesiyle evrâd terk edilemez. Gündüz yapılamayan gece¸ gece yapılamayan gündüz kaza edilir. Bu kaza şeriatta da¸ tarikatta da vacip değildir. Ancak feyzi talep manâsı taşıdığından vacip gibidir.20

Evrâdın Kalb Huzuru ve Zihin Berraklığı İle Okunması

Vird ve zikirde bâtınî teveccüh¸ kalbî huzur şarttır. Amelin kabulü için hem zâhir hem de bâtın edebine riayet edilmelidir Kur’ân’da “Rabbinin yüce adını tesbih et.” buyurulmuştur. Gaflet¸ esneme¸ zâhirî ve bâtınî huşuun bozulması gibi durumlarda zikirden sakınmak Hakk’ın ismini tenzihtendir. Dili vird ile meşgulken¸ kulağı insanların konuşmalarında olan zaman zaman zikri kesip meclisinde bulunanlara laf yetiştiren ve sonra tekrar zikri ile meşgul olan kimse sûfîlerin yolundan çok uzaktır. Kalp huzuru ve zihin berraklığı olmadıkça sadece evrâdın vaktine riayet etmek de fayda vermez.

Gönül dağınık ve bâtın karışık iken meşgul olmak¸ sadece kapıda bağırmak gibidir. Gaflet¸ aynanın paslanması ve suretlerin görünmemesine benzer. Önce mahallini hazırlamak sonra tecelliyi beklemek gerekir. Mücerred vird ve intisaba dayanmamalıdır.21

Fîhi Mâ Fîh’in yirmi dokuzuncu bölümünde Mevlân⸠kişinin virdi ile Allah’ın kudret tecellisine mazhar olması gerektiğini¸ iç âlemindeki ilahî saltanat ve kudreti seyretmenin önemini şu şekilde sunmaktadır:

“Erenlerin virdlerine gelince anlayabileceğin kadar söyleyeyim. Sabahleyin kutlu canlar¸ tertemiz melekler¸ Allah’tan başka kimsenin bilemediği kimseler onları dolaşmaya¸ onlara selam vermeye gelirler. “İnsanların bölük bölük Allah’ın dinine girdiklerini görürsün.”22¸ “Melekler de her bir kapıdan onların yanına sokulacaklar…”23 Sen onların yanına oturmuşsun¸ fakat göremezsin onları¸ duyamazsın o sözleri¸ o selamları¸ o gülüşleri. Buna neden şaşıyorsun ki? Hasta ölüme yakın hayaller görür¸ yanı başında oturandan haberi bile yoktur¸ ne dediğini duymaz bile.

O gerçekler bu hayallerden bin kere latiftir. Bu hayalleri bile insan¸ öylesine hastalanmadıkça göremiyor; o gerçekleri de ölmedikçe¸ ölümden önce göremez. Erenlerin hallerindeki inceliği bilen¸ onların kıymetini anlayan ziyaretçi¸ onların huzuruna bu kadar sayısız meleğin ve seçkin şahsiyetlerin geldiğini bilir ve şeyhe zahmet vermemek için bekler ve vakti kollarlar. Hani padişahın kapısında¸ sarayında kullar vardır. Kimi uzaktan hizmet ederler¸ padişah bakmaz onlara; görmezlikten gelir onları. Fakat kullar padişahı da görürler¸ ne yaptığını da görürler. Adam padişah oldu mu virdi şudur artık: Kullar her taraftan onun hizmetine gelsinler; çünkü kulluk kalmamıştır artık. “Allah’ın ahlakı ile ahlaklanınız” hükmü yerine gelmiş olur.”24

Mevlânâ’nın bu çağrısına kulak verenler evrâdında samimi olanlardır. Virdinde Allah’tan gayrı maksat gütmeyenlerdir. İç dünyasına dalıp¸ nefis muhasebesi yapan ve manevi murakabeye dalan Hak dostlarının dillerine kalbleri de eşlik eder¸ onların hâlleri bir başkadır. Meleklerin seyirgâhıdır onlar.

Sûfîler nazarında¸ vird sahibi de¸ virdi terk eden de mel’undur. Vird sahibinin mel’un olması¸ virdden gafil olması sebebiyle Hakk’ın feyzinden mahrum olacağı anlamındadır. Çünkü o¸ Rabbiyle alay eder gibi olduğundan kabul kapısından uzaklaştırılmıştır. Yağmur duası yağmuru celb ettiği gibi¸ huzur içinde yapılan vird ve zikir ortamında zikredilenden vârid ve feyz kaybolur.25

Evrâd Okumanın Âdâbı

Evrâd okunurken dikkat edilmesi gereken âdâbın en önemlileri şunlardır:
1. Evrâd mürşidin izin ve icazetiyle okunur. İzinsiz okumak mümkünse de yeteri kadar faydalı değildir.
2. Evrâd okumak için yeterli zamanlar seçilmeli¸ maddî-manevî temizlik yapıldıktan sonra kıbleye yönelerek ve bir yere dayanmadan okunmalıdır.
3. Okunan metinlerin manâsına nüfûz edilmeli¸ yavaş okunmalı ve okuma hatası yapmamaya özen gösterilmelidir.
4. Evrâd metinlerinin dinî-dünyevî işlerde çok faydalı ve etkili olacağına inanılmalıdır.
5. İhlâs ve inançla okunan dualara Allah’ın icabet edeceği umulmalı¸ duaların kabulünün ihlasa bağlı olduğu bilinmelidir.26

Evrâd Şeyhleri

Sûfîlere göre vird konusunda müritler gibi şeyhlerin de göz önünde bulundurmaları gereken kurallar vardır. Bunlardan en önemlisi okunacak evrâdın miktarını müridin kabiliyet ve ruhi durumuna göre tespit etmektir. Bu konuda aşırı davranan ve böylece dervişlerin ruhi dengelerinin bozulmasına sebep olan şeyhlere “evrâd şeyhi” adı verilmiştir.27

Virdi İhmal Veya Terk

Soğuk¸ açlık¸ felaket¸ yolculuk gibi sıkıntılı zamanlarda¸ hatta ölüm yatağında dahi sûfîler günlük evrâdı terk etmemeye özen göstermişlerdir. Bunun bir örneği olarak Ebû Süleyman ed-Darânî (ö.215/830)’den bahsedebiliriz. Kendisi soğuk bir kış gecesinde mescitte kaldığını¸ soğuktan tir tir titrer duruma geldiğini¸ bir elimi ısıtmak için koynuna koyup diğerini dua makamında uzatarak duasını sürdürdüğünü söyler. Sözlerinin devamında ise gözüne uyku bastığını¸ yakaza hâlinde iken hâtiften bir sesin kendisine; “Ey Ebû Süleyman; şu uzanan ele nasibini koyduk. Öbürü de uzanmış olsaydı¸ o da kısmetini alırdı.” dediğini söyler. O günden sonra hava ister soğuk olsun¸ ister sıcak olsun iki eli ile birlikte dua etmeyi nefsine alışkanlık hâline getirdiğinden bahsetmektedir.28 Tasavvuf erbabına göre olgunluk yolunda bir takım sıkıntıları göğüslemek¸ nefsimize zor da gelse belli prensiplere sahip olmak esastır.

Ebû Süleyman ed-Darânî bir başka manevî tecrübesini şu şekilde anlatmaktadır: “Bir gece uyku bastırdığı için virdimi terk ederek uyumuştum¸ rüyada âhu gözlü bir hûri bana: ‘Sen uyuyorsun¸ halbuki beş yüz seneden beri ben senin için yetiştiriliyorum’¸ dedi.”29 O nedenle maneviyat yolcusunun kalbi daima uyanık olması¸ ilahi hazinelerin kıymetini bilmeli¸ Hak kapısını daima çalmalı.

Ahmed İbn Ata el-Edemî (ö.309/921)¸ ağır hasta olan yakın dostu Cuneyd-i Bağdâdî’yi ziyaret eder. Huzuruna varıp selam verir. Cüneyd selamının karşılığını biraz geciktirir. Kendine geldikten sonra Ibn Ata’ya der ki: “Beni mazur gör. Ben “vird” vazifemi yapıyordum da ondan dolayı cevabını geciktirdim.” Bu konuşmadan bir süre sonra da ruhunu teslim eder.30 Erenler yakîn gelene kadar kulluğa devam eder¸ son nefesine kadar virdine sadık kalır¸ Rabbi ile olan ahdini bozmaz. İbadetlerin tadına varan¸ zikrin halâvetini tadan ve Huzur’da bulunmanın şevkine eren nasıl Hak’tan uzak kalsın ki?
Virdi ihmalin acı faturasını Mevlân⸠şu şekilde beyan etmektedir: “Sülukta¸ manevî yolculukta virdini terk edersen¸ zahmete¸ mihnete düşer¸ sıkıntıya uğrarsın.”31

Evrâd ve ezkâr sadece ömrün belli zamanlarına hasredilecek bir tutum değildir. Derviş hayatı boyunca dilini zikre¸ zihnini tefekküre¸ kalbini murakabeye alıştırmak zorundadır. Ecel gelene kadar mürid zikirden uzak kalamaz. Zikir müridin manevî besinidir. Virdler hayatın anlam haritasıdır. Cüneyd-i Bağâdî sadece gençliğinde veya ölüm döşeğinde değil yaşlandığı zaman bile uzun yıllar geçliğindeki evrâdından hiçbir virdini terk etmemişti.

Sevenleri¸ “Ey şeyh (yaşlandın ve) zayıfladın¸ nafile ibadetlerin bir kısmında artık el çek”¸ dediklerinde o şöyle demiştir: “Bunlar öyle şeylerdir ki¸ başlangıçta her ne buldum ve elde ettimse¸ bu sayede buldum ve elde ettim. Allah ihtiyacımı gördükten sonra¸ bunlardan el çekmem imkânsızdır!”32

Yani tasavvuf yolunun başlangıcında bununla Allah’a vasıl olduğunu¸ maneviyat yolculuğunun son safhaları ve ileri mertebelerinde de bu aziz hatıraları terk etmesinin mümkün olmadığını¸ bunları velinimet kabul ettiğini söylemektedir.
Bazı vakitlerde hâsıl olan bıkkınlık sebebiyle vird terk edilmemelidir. Virdin terk edilmesi¸ vâridin de terk edilmesine sebep olur. Veliyyullah zât makamına yükselişleri¸ bıkıp usanmadan zikre devam etmeleri nedeniyledir. Virdi terk iki şekilde olur: Biri tamamen terktir ki bu tarikattan irtidat mertebesidir. Diğeri bazı vakitlerde terktir ki vakfe derecesidir.33

Konuyu biri asr-ı saadetten diğeri de son asırdan iki örnekle bitirmek istiyorum. Misver bin Mahreme (r.a)¸ ashâbın namaz¸ zikir¸ vird ve taate atfettikleri ehemmiyeti şu şekilde anlatmaktadır:

“Ömer bin Hattab (r.a) hançerlendiğinde zaman zaman baygınlık geçiriyordu. Bir keresinde yanına girdim¸ üstüne bir örtü örtmüşler¸ kendinden geçmiş vaziyette yatıyordu. Yanındakilere:

– Durumu nasıl? diye sordum.
– Gördüğün gibi baygın¸ dediler.
– Namaza çağırdınız mı? Eğer hayattaysa onu namazdan başka hiçbir şey korkutup uyandıramaz¸ dedim. Bunun üzerine oradakiler:
– Ey Mü’minlerin Emîri namaz! Namaz kılındı! dediler. Hemen uyandı ve:
– Öyle mi? Vallâhi namazı terk edenin¸ İslâm’dan nasîbi yoktur¸ dedi. Kalktı ve yarasından kanlar akarak namaz kıldı.”34

Kafkas halkının özgürlük kahramanı Şeyh Şâmil¸ 1829’daki Gimri savunmasında göğsünden girip sırtından çıkan ve ciğerini parçalayan süngünün açtığı yaradan başka¸ bir düzine süngü¸ kılıç ve kurşun yarası alır. Ayrıca kaburgaları ve sağ köprücük kemiği kırılır. Cerrah olan kayınpederinin tedavileri sonucunda altı aya yakın bir zamanda ancak kendine gelebilir. Yaralandığı günden itibaren 25 gün boyunca komada yatan bu gönül dostu¸ yirmi beşinci günün sonunda kendine gelip gözlerini açınca¸ başucunda annesini bulur. Ve ona ilk sözleri:
“Anam! Namaz vakti geçti mi?” olur.35

Özetle tasavvuf¸ köleyi sultan kılar. Tasavvufî prensipler maneviyat yolunun temel esaslarıdır. Kulluk bilincine sadık¸ rafine Müslüman olmanın edebini öğretir. Ehl-i dil zikir erbabıdır. Virde devam yolun inkıtaya uğramaması demektir. Himmet ve feyzin zuhuru gönül âleminin seyrine bağlıdır. Meşguliyetimiz ve koşuşturmamız ne kadar çok olursa olsun mutlaka Rabbimizle özel bir ânımız olmak zorundadır. İbadetlerin bir anlam ifade etmesi hayatın ibadet şuurunda yaşanmasına bağlıdır. O nedenle evrâd ve ezkar sâlik denilen tarikat yolcusunun yegâne azığıdır.

Dipnotlar

1- Abdülbâki Gölpınarlı¸ Mevlevî Âdâbve Erkânı¸ Konya ve Mülhakatı Eski Eserleri Sevenler Derneği Yayını¸ Konya¸ ts.¸ 119.
2- Mustafa Kara¸ “Evrad”¸ Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi¸ İstanbul 1995¸ 11/533.
3- Mustafa Kara¸ Dervişin Hayatı¸ Sûfînin Kelâmı Hal Tercümeleri-Tarikatlar-Istılahlar¸ Dergâh Yayınları¸ İstanbul 2005¸ 79.
4- Kara¸ Dervişin Hayatı¸ 60.
5- Ali b. Osman el-Cüllâbî el-Hucvirî¸ Keşfu’l-mahcûb¸ İngilizceden Arapçaya çev. Mahmud Ahmed Madi Ebu’l-Azaim-İsmail Ebu’l-Azaim¸ Dâru’t-Turâsü’l-Arabî¸ Kahire 1974¸ 479.
6- Ebu’l-Kasım Abdülkerim el-Kuşeyri¸ er-Risaletu’l-Kuşeyriyye fi İlmi’t-Tasavvuf¸ haz. Ma’ruf Zerrik¸ Ali Abdulhamid Baltacı¸ Daru’l-Hayr¸ Beyrut 1993¸ 152¸ 407¸ 421.
7- Ebû Hafs Şihâbüddin Ömer es-Sühreverdî¸ Avârifu’l-Maârif¸ Mektebetu’l-Kahire¸ Kahire 1973¸ 353-363.
8- Kuşeyri¸ er-Risale¸ 158.
9- Azizüddin Nesefî¸ Tasavvufta İnsan Meselesi -İnsan-ı Kâmil-¸ ter. Mehmet Kanar¸ Dergâh Yayınları¸ İstanbul 1990¸ 62-63.
10- Kuşeyri¸ er-Risale¸ 62.
11- Sühreverdî¸ Avârif¸ 158.
12- Kuşeyri¸ er-Risale¸ 283.
13- Kuşeyri¸ er-Risale¸ 407.
14- Kuşeyri¸ er-Risale¸ 438
15- Necdet Tosun¸ Bahâeddîn Nakşbend -Hayatı¸ Görüşleri¸ Tarikatı-¸ İnsan Yayınları¸ İstanbul 2002¸ 318.
16- Ali Namlı¸ İsmail Hakkı Bursevî¸ Hayatı¸ Eserleri¸ Tarikat Anlayışı¸ İnsan Yayınları¸ İstanbul 2001¸ 309.
17- Mevlânâ Celâleddîn Rûmî¸ Dîvân-ı Kebîr¸ haz. Abdülbâki Gölpınarlı¸ Kültür Bakanlığı Yayınları¸ Ankara 2000¸ 2.Baskı¸ III/178.
18- Zariyat 51/17-18.
19- İsra 17/79.
20- Namlı¸ Bursevî¸ 310.
21- Namlı¸ Bursevî¸ 310.
22- Nasr 110/2.
23- Ra’d 13/23.
24- Mevlânâ Celâleddîn Rûmî¸ Fîhi Mâ Fîh¸ ter.Ahmed Avni Konuk¸ haz.Selçuk Eraydın¸ İz Yayıncılık¸ İstanbul 1994¸ 112.
25- Namlı¸ Bursevî¸ 310.
26- Kara¸ Dervişin Hayatı¸ 82.
27- Kara¸ Dervişin Hayatı¸ 82.
28- Kuşeyri¸ er-Risale¸ 411.
29- Kuşeyri¸ er-Risale¸ 411.
30- Kuşeyri¸ er-Risale¸ 412.
31- Mevlânâ Celâleddîn Rûmî¸ Mesnevî Tercemesi ve Şerhi¸ ter. ve şerh. Abdülbâki Gölpınarlı¸ İnkılap Kitabevi¸ İstanbul 1990¸ III/30¸ Beyit no: 349.
32- Hucvirî¸ Keşfu’l-mahcûb¸ 362.
33- Namlı¸ Bursevî¸ 310.
34- Ebu’l-Hasan Nureddin Ali b. Ebi Bekr b. Süleyman Heysemî¸ Mecmau’z-zevâid ve menbau’l-fevâid¸ Beyrut 1988¸ I/295.
35- İbrahim Refik¸ Efsâne Soluklar¸ İstanbul Ofset¸ VI. Baskı¸ İstanbul 1999¸ 78

Somuncubaba Dergisi